Menu
Genel

Semavi ve Politeist Dinlerin Penceresinden Et Yemezlik

       Kadim öğretilerin birçoğunda karşımıza çıkan, ruhun tekâmülünü hızlandırma ve nefsi terbiye etme girişiminde ilk başvurulan eylem beslenme düzenini değiştirmektir. İslam tasavvufunda ve politeist inançlarda ruhu arındırma tekniği olarak etten arındırılmış bir beslenme düzeni gözümüze çarpar. İnisiye öğretilerinde olduğu gibi tasavvufta da bilgiye vakıf olabilmek için belli şartlara sahip olmak gerekiyordu. Ve tabii ki yine en başta beden temizliği gelmekteydi. Tasavvufta nefsin terbiyesi önemlidir. Dünyevilikten uzaklaşmaktır. ‘Hiç olabilmektir.’ Nefsin terbiyesinde hayvansal gıdaların kullanımından detaylı bir şekilde bahsedilir. İnsan nefsinde 300 civarında hayvani sıfat olduğu söyleniyor. İnsanda her bir hayvandan bir nefis vardır. Bu hayvani sıfatlar terbiye edilmeye çalışılır. Hayvansal gıda alındığında insandaki hayvani dürtülerin ortaya çıktığından bahseder. Tasavvufçulardan Erzurumlu İbrahim Hakkı, insan-ı kâmil olmanın tek bir yolunun “et yememe” olduğunun üzerinde duruyor. Çünkü insan, et yediğinde yediği hayvanın sıfatına bürünür. Nefsinin hayvani sıfatlarını ehlileştirmek dolayısıyla insanlaştırmak güçleşir. Dergâhta verilen eğitiminden şöyle bahsedilir;


‘’Dergâhta eğitim bin bir (1001) gün sürer. Bu sürede kesinlikle hayvansal gıdalar tüketilmez, sebze ve baklagiller tüketilir. Beslenme çorba ağırlıklıdır. Hayvansal gıda insan nefsini azdırır. Derviş adayına mutfakta kaldığı kırk gün boyunca günde sadece bir hurma verilir. Yemeklerin tadına dahi bakamaz ve oruç da tutturulmaz. Nasıl olsa oruçluyum rahatlığına varmasın diye. Bütün bunlar nefsini terbiye içindir.’’


Bu bağlamda Hz. Ali’nin hiçbir mecburiyet gözetmeksizin, tamamen damak zevki uğruna, fazla et tüketimine ithafen söylediği; “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözünü belirtmek yerinde olacaktır.


Dinler, gezegenimizdeki yaşamı tehdit edecek kadar büyük bir probleme dönüşmüş olan çevre sorunlarına karşı duyarlıdır. Bu duyarlılık zaman içerisinde insanlar tarafından görmezden gelinip yozlaştırılmış olsa da salgın hastalıklar, afetler, büyük çaplı yangınlar bu değerleri insanlara tekrar tekrar hatırlatma şansı yakalıyor. 29 Eylül 1986 tarihinde İtalya’nın Assisi şehrinde gerçekleşen uluslararası katılımlı çevre sempozyumu Assisi Deklarasyonu’nun da beş büyük dinin temsilcisi kendi dinlerinin çevre konusunda ki duyarlılığını dile getirmek için konuşmalar yapmıştır.


Toplantıya Budizm’i temsilen, Dalai Lama’nın iradesiyle,TrisurRinpocheJetsunLungrikNamgyal katılmıştı. Tebliğine Buda’nın bir sözüyle başlayan Namgyal, Karma ile fiziksel dünya arasında doğal bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmiş ve insan mutluluğunun doğaya bağlı olduğunu vurgulamıştır. Onun ifadesine göre Budizm, sevgi ve anlayış dinidir ve bu din dünyadaki her varlığın, varlığını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu doğal yaşamın korunmasına büyük değer verir. Namgyal, geçmişte insanların yalnızca kendilerine yararlı olan hayvanlara değer verdiklerini geri kalanları ise faydasız birer fazlalık olarak gördüklerine dikkat çekerek bu anlayışın bazı hayvan türlerinin yok olmasına neden olduğunu söylemiştir. Ona göre, Budizm, ölümden sonra yeniden doğuş ve yaşamın sürekli tekrarlanması felsefesiyle evrendeki her varlığı birbiriyle ilişkili görmekte ve onları bir bütün olarak değerlendirmektedir. O sözlerini özetle şöyle devam ettirmiştir: ‘’Geçmişte Budist insanlar dağlarda, nehirlerde, ormanlarda gizli güçlerin ve ruhların gizlenmiş olduğuna inanır ve onlara zarar vermenin kuraklık, salgın hastalık ve bereketsizlik gibi birçok felaketlere neden olacağını düşünürdü. Biz insanlar, yaşama hakkını kendimiz için en temel haklardan biri olarak görüyoruz. Aynı şekilde bu gezegenin diğer sakinleri de bu hakka sahiptir. İnsanın da diğer canlıların da refah ve mutluluğu çevreye bağlıdır. Bu nedenden dolayı, geçmişteki ihmalden ve yanlış uygulamalardan kaynaklanan zararları tamir etmemiz gerekmektedir.’’ifadelerinde bulunmuştur.


Hinduizm adına tebliğ sunan Dr. Karan Singh, tebliğinde Hinduizm’in doğayı bir bütün olarak gördüğünü belirterek Vedalar’dan bazı alıntılar yapmıştır. Onun belirttiğine göre, evrimin basamaklarını oluşturan formlar, insan iradesinin dışında bütüncül bir yaratılışın eseridir. Bu bakış, hayvanlara dostça davranmayı gerekli kılar. Yajurveda’da denildiği gibi “Bir insan bütün hayvanları öldürse mutluluğa ulaşamaz; ama onlardan birine yardım etse mutlu olur.” (Yajurveda13:47).Singh’in belirttiğine göre, bu düşünceler daha sonra gelen bilgeler tarafından geliştirilmiş ve şiddet uygulamamanın en büyük iyilik olduğu vurgulanmış, böcekler ve hayvanlar dâhil tüm yaşama saygı gösterilmesi gerektiği öğretilmiştir. Bugün ihtiyaç duyduğumuz şeyin “İnsanın kendisi doğayı tahrip etmedikçe doğanın yok olmayacağını bilmesidir” diyen Singh, Hindu kültüründe duygulu gözlerle bakan bir anne olarak resmedilen tabiat ananın, ilkel dönemlerden günümüze kadar gelen evrim sürecinde bizi gözettiğini hatırlatmıştır. Onun yok oluşuna giden süreci engellememiz gerektiğini vurgulayan Singh, sözlerini eski bir Hindu atasözü olan “Tabiat bizim annemizdir; biz ise onun çocuklarıyız” cümlesiyle bitirmiştir.


İslam dinini temsilen toplantıya Dr. Abdullah Nasif katılmıştır. Ona göre, İslam’ın yalnızca birey ile Allah arasında bir ilişki olarak görülmesi eksik bir anlayıştır. Gerçekte İslam kişiyi, toplumu ve çevreyi kuşatan komple bir dindir. O, Müslümanların kendi öz değerlerinden, şu anda hâkim olan yıkıcı düşünce ve uygulamalara karşı alternatifler üretebileceğini söyleyerek tebliğini bitirmiştir.


Yahudiliği temsilen Rabbi Arthur Hertzberg tebliğ sunmuştur. Evrenin tek bir Tanrı tarafından yaratıldığı inancına dikkat çekerek tebliğine başlayan Hertzberg, dünyada bulunan her şeyin ilk insan Âdem tarafından isimlendirildiğini ve insanların önceleri tabiatla uyum içinde yaşamış olduklarını ifade etmiştir. Ahiret inancı olmakla birlikte, Yahudiliğin daha çok bu dünyaya yönelmiş olduğunu belirten Hertzberg, ideal dindarlığın dünyadan uzaklaşmak olmadığını, dindar bir insanın bu dünyada diğer insanların veya varlıkların haklarını gasp etmeden de yaşayabileceğini dile getirmiş. Doğada bulunan her şeyin insan için yaratılmış olduğunu söyleyen Hertzberg, insana tabiata hâkim olma gücü verildiğini, ancak ona adil ve merhametli olması emredildiğini ifade etmiştir. Hertzberg tebliğinin bir kısmında vejetaryen beslenme ile çevrecilik arasında ilişki kurmuş ve et yemekten uzak durmanın Yahudiliğin bazı dönemlerinde kutsanmış olduğunu ifade ederek, bugün bile vejetaryenliğin bazı Yahudi yerleşim bölgelerinde yaygın olduğunu belirtmiştir.


Bu konuşmalardan da anlaşılacağı üzere dinler, gezegenimizdeki yaşamı tehdit edecek büyük çevre sorunlarına karşı oldukça duyarlıdırlar. Onlar, bu deklarasyonda, doğal çevrenin her geçen gün daha çok tahrip edilmesinden endişe etmekle ortak paydada buluşmuşlardır.


Bütün bunlardan çıkan sonuç: Yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış hemen tüm dini ve felsefi akımların önerisinin, hayvanları yememe veya daha az tüketme yönünde olduğudur.


Ünlü Mutasavvıf Sehl et-Tüsterî’ye seyru sülûkünün başlangıcı ve o zamanki gıdası sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: ‘’Benim bir senelik gıdam için üç dirhem kâfiydi. Bunun bir dirhemi ile pekmez, bir dirhemi ile pirinç ve üçüncü dirhemi ile de yağ satın alırdım. Sonra da bunları karıştırır; meydana gelen karışımdan üç yüz altmış top yaparak her gece bir tanesiyle iftar ederdim.’’ diyerek tasavvuf erlerinin yeme ölçüsünü gözler önüne sermiştir.


Yine başka bir isim olan Râbiat’ül Adeviyye, yaşadıkları ve yaşadıklarına karşı duruşu sebebiyle ”dişi aslan” olarak anılır. Zamanın şeyhleri ve mürşitleri Râbia’tül Adeviyye’yi ziyaret eder, sohbet meclisleri oluştururlardı. Râbia’tül Adeviyye tevekkül, sabır ve her türlü güzel ahlaka sahip, Rabbinin rızasından başka bir şey düşünmeyen, gece ve gündüzünü ibadet ve tefekkürle geçiren, hayatı boyunca çok işkence ve eziyet görmesine rağmen sabreden bir evliya olarak anılır.


Bir gün Râbia dağlarda gezinirken, karacalar, ceylanlar, dağ keçileri ve yaban eşeklerinden müteşekkil bir yabani hayvan güruhu onun etrafında toplanmış. Hasan el-Basri geldiğindeyse hayvanlar korku içerisinde kaçışmışlar. Hasan bu duruma içerlemiş. ”Ey Rabia!” demiş, ”niçin sana dostça davranırlarken, benden kaçıyorlar?” Rabia sormuş, ”Bugün ne yedin?”. ”İç yağında kızarmış soğan” demiş adam. ”Onların yağını yedin” diye yanıtlamış Rabia, ”niçin senden kaçmasınlar?” olarak dile getirmiştir.


Her ne kadar araştırmalarım sonucu daha fazlasına ulaşamamış olsam da belirtmek isterim ki, ünlü Fransız yazar M.Louis Massignon’un İslam’ın Mistik Şehidi-Hallac-ı Mansur’un Çilesi adlı kitabında; Vasit (Irak’ta bir şehir) dolaylarında yayılmış vejetaryen bir İsmaili mezhebinden de bahsediliyor.(S;105)

Hristiyanlık’ta da çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır. Protestanlığa bağlı Yedinci Gün Havarileri Tarikatı mensupları aşırı gıda tüketiminin günah olduğunu savunurlar ve lacto-ovo-vejetaryen beslenmeye özen gösterirler.


Doğu Ortodoks Hıristiyanlığı’nda ise, Yılbaşı (Hıristiyan takvimine göre 25 Ocak İsa’nın doğum tarihi olarak kabul edilir), Paskalya, Kıyamet Kilisesine İsa’nın taşındığı gün, Temptation Day (Şeytanın İsa’ya dünyayı vaat ederek Mesihlikten vazgeçmesini önerdiği gün), etsiz yortusu, sütsüz yortusu yer alır. Oruçlarda hayvansal ürün yasaklanmıştır.


5 büyük dinin yanı sıra Politeist inanışlarda da et yemek pek istenilen bir durum değil. Örneğin; totem kavramı içerisinde, kabilenin atalarını temsil eden canlılar yer almaktadır. Bu totem hayvanları içerisinde yer alan söz konusu hayvan figürleri ataları olduğu için etleri haram kabul edilmiştir.


Hindular ise, aralarında Holi, Dusshera, Pongal, Divali’nin de yer aldığı, ay takvimine göre ayarlanan 18 büyük bayramda oruç tutarlar. Hindu oruçları saf gıda tüketiminden, sadece vejetaryen gıda alımına ya da sevilen gıdaların tüketilmemesine kadar değişir.


Hindistan’da ortaya çıkan bir diğer din Caynizm’dir. Bu dine mensup olanlar Ahimsa’ya uyum konusunda daha katıdırlar. Tüm Caynistler vejetaryen olmalarının yanı sıra bir kısmı kan renkli bitkilerin tüketimini olduğu kadar kök bitkilerin tüketilmesini de yasaklarlar.


Budist gıda uygulamaları bölgesel anlayışlara ve düşünce sistemlerine (Theravada ya da Hinayana, Mahayana, Zen v.b.) göre değişkenlik göstermektedir. Çoğu Budist Ahimsa kurallarını uygular ve lakto-ovo-vejetaryendirler. Bir kısmı balık tüketir ancak sığır eti yemez.


Sonuç olarak, çağlar boyunca din, tüketilecek gıdayı ve tüketim şeklini belirlemiş, insanların sosyal yapısını bir araya getirici en büyük unsurlarından birini oluşturmuştur. Gerek iklim şartlarından dolayı, gerek gıdaya kolay ulaşabilirlik açısından insanlar et yemeğe yönelmiş ise de günümüz koşulları daha fazla et tüketimini kaldıramamaktadır. Hayvancılık yerine tarıma yönelmek dünya nüfusuna uzun vadede yetecek besini sağlayacak, iklim değişimini kontrol altına alacak ve hepimiz için daha barışçıl bir ortam sağlayacaktır.

Kaynaklar:

http://www.i-sem.info/PastConferences/ISEM2014/ISEM2014/papers/C8-ISEM2014ID217.pdf

http://www.lodoshaber.com/yazarlar/berk-irkorucu-2/ezoterizm-veganlik-sufizm-ozune-donus-152476.html

http://static.dergipark.org.tr/article-download/imported/5000061622/5000058083.pdf?

Kapak resmi: @solitalo

2 Comments

  • Burcu
    20 Mayıs 2020 at 15:10

    Et yemenin hepimizi daha sinirli ve sabırsız bireylere dönüştürdüğü su götürmez bir gerçek. Sürdürülebilir (Eco-friendly) yaşam, narsisizme kayan sağlıklı yaşam merakı ve topluma karşı sorumluluklarımızdan ziyade kişisel gelişim noktasında da vegan beslenmenin şifasını tartışan güzel bir içerik olmuş. Emeğine sağlık.

    Cevapla
    • admin
      26 Mayıs 2020 at 19:21

      çok teşekkürler 🙂

      Cevapla

Yorumunuzu Yazın