Menu
Hayvan Endüstrisi

Şükran Günü

Şükran Günü, Amerika kıtasında sözde hasat sonu elde edilen nimetler için şükredildiği,sonbaharda kutlanan  bir bayramdır. ABD’de kasım ayının dördüncü perşembe gününe denk gelen geleneksel etkinlik Kanada’da ekim ayının ikinci pazartesi günü kutlanıyor.

Şükran Günü’nün tarihi Plymouth şehrinde Wampanoag kabilesine mensup Kızılderili ve İngiliz yerleşimcilerin üç gün süren hasat şenliğine dayanıyor. Zamanla bu geleneğe yüklenen anlamlar değişmiştir. Örneğin; Şükran Günü Amerikan yerlileri(Kızılderililer) için bir yas günüdür. İroni yapmak gerekirse; Şükran Gününde yapılan, alışveriş manyaklarının heyecanla beklediği ‘Kara Cuma’ etkinliği ve akşam yemeğinde hindi cesedi yemek gerçekten de bu günü bir yas günü ilan etmenin kaçınılmaz olduğunu bizlere göstermektedir.

Engdohl, ‘’Yazgı Bildirgesi: Kavram Çelişkisi olarak Demokrasi’’adlı son kitabında George Orwell’ın 1984 adlı ünlü romanından yola çıkarak, ABD’nin devlet mekanizmasının  vatandaşların gerçeklik algılarını kontrol ederek,demokrasiyi kavram kargaşası olarak çarpıtan bir devletin kurgusal ifadesi.’’olarak yazıyor.https://odatv.com/sukran-gununun-perde-arkasinda-ne-var-27111959.html . Demokrasi, insanlara tanınan pervasızlığın, çılgınca tüketimin ve tükettikçe belli zümrelerin  büyümesinin bir diğer adı haline gelmiştir. Nitekim Şükran Günü’de yapılacak her türlü tüketime ‘çılgınca’ aracılık etmektedir.

Linkini yukarıda paylaştığım Buket Şahin’in yazısından bir alıntı;

‘’Simon Bolivar’ın hocası Rodriguez, 1830 yılında olan bitenleri şöyle anlatır:

“Amerikalı bilginler, birikim ve bilgilerini yerli halka ve siyah kölelere borçlu oldukları gerçeğini hiç kabullenmek istemediler. Bu bilginler, değersiz hayatları boyunca tarlaları sabanla sürmek, ekip biçmek, yedikleri, içtikleri, giydikleri kısaca kullandıkları herşeyi ama herşeyi üretmek ve hazırlamak zorunda kalsalardı, bu kadar çok şey bilemeyeceklerdi!”

Burada sömürülen iki gerçekliğe dikkat etmek gerek: İnsanlar ve hayvanlar.

Kristof Kolom’un 1492’de ki keşfinden hemen sonra başlayan Kızılderili katliamı 1886 yılına kadar sürmüş ve 70 milyon kızılderilinin yaşamına son verilmiştir. Siyasi ve dini anlamlar yükleyerek yapılan insan katliamları  yine hayvan katliamı olarakta son hız devam etmektedir. Her yıl milyonlarca çiftlik hayvanı beslenmek için öldürülüyor,kötü şartlarda çalıştırılıyor.

Hayvan ve insan kurban etmek insanlığın ilk çağlarından beri vardır. Bu vahşetin arkasındaki sebep; onu cezalandıran,ödüllendiren,hayatına son verme gücü olan Yaratıcı’yı kendi küçük zekası ile insanlaştırmak ve ‘’Eğer bu benim hoşuma gidiyorsa,onunda hoşuna gidecektir.’’ mantığı ile kendisinin en kıymetli hediyesi yiyeceklerini ona hediye ediyor,avını götürüyor ve sunuyor. O güç ve otorite diye gördüğü hayali şeyle bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bu Din’in izah görevidir. Dünya’nın birçok yerinde, merkezinde hayvan katliamı olan kutlama ve inançların temelinde, en basit açıklama ile bu yatar.Şükran Günü 1920’li yıllardan sonra kilise ve devletin ayrılmasından dolayı Hristiyanlık inancına çok fazla atıfta bulunmasa da bugün hindi keserek yani kurban etme bilinciyle hasat açısından bereketli geçen bir yılın kutlaması yapılıyor.

27 Eylül’de gerçekleşen ve Greta  Thunberg’in iklim zirvesinde yaptığı meşhur konuşması ve konuşmaya damgasını vuran asıl sorusu; ‘’Buna nasıl cüret edersiniz?’’ idi. Gittikçe artan çevre kirliliğinin önlenebilmesi için birçok bilim dalının katkılarıyla yerel ve dünya çapında çalışmalar yapılmaktadır.Gün geçtikçe artan nüfusun hayvan tüketme isteğini karşılayabilmek amacıyla,hayvancılığın yoğun bir şekilde yapılması neredeyse zorunlu hale gelmiştir. Ancak bu  durum özellikle büyük yerleşim merkezlerine yakın işletmelerde çevre kirliliği açısından bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir. Hayvansal üretim yapan çiftliklerden çıkan atıklar ile slaj gibi tarımsal ürünlerin depolanması sonucu oluşan sızıntılar, su kirliliğine neden olur. Dağınık kirlilik kaynakları olarak nitelendirilen gübreler,hayvansal atıklar vb.yüzey sularına veya yer altı sularına ulaşarak su kaynaklarının kalitesini bozmakta ve kullanılamaz hale getirmektedir. Hayvansal üretimin çevre üzerine yaptığı en olumsuz etki,bir takım bulaşıcı hastalık etkenlerinin kaynağını oluşturmasıdır. Ahır ve kümeslerden uzaklaştırılan atıkların depolandıkları çukurlar insan ve hayvanlar için hastalık kaynağı olarak büyük tehlike oluşturur. Hindi ve tavuk gibi hayvanların beslenmesi için günde ortalama hayvan başına 10 lt su, yem ölçüsü olarak da hayvan başına 45 kg düşmektedir. Bu yemlere en az %28 oranında protein eklenmektedir.

Suyun gittikçe daha da kıymetli olması onu en minimum şekilde kullanmamız gerektiğinin altını çiziyor. Hayvan çiftlikleri ise havayı ve suyu kirleten en büyük nedenler arasında. Bu yüzden hayvansal ürünlerin ve hayvan kullanımının tamamen ortadan kaldırılması gerekiyor. Ancak buna NASIL CÜRET EDİYORSAK yapılan çalışmalarda hayvan kullanımının kısıtlanması ile ilgili tek bir açıklama yer almıyor.

Yazımı sonlandırırken değinmek istediğim birşey daha var;

1963 yılında Başkan John F.Kennedy Ulusal Hindi Federasyonu tarafından hediye olarak gelen hindiyi geldiği çiftliğe geri göndermiştir. Bu yıl da Başkan Trump gelenek gereği, Beyaz Saray’da düzenlenen özel törende Bezelye ve Havuç adlı iki hindiyi affederek hayatını kurtarmış.

Doğa’nın ya da İlahi Güç’ün (her ne demek isterseniz) bizlere tanımış olduğu,insanların ve hayvanların yegane,en değerli varlığı’’yaşam haklarını’’ellerinden alma yetkisini kendimizde görmek,onları belli bir sınıfa ve yaşam biçimine hapsetmek ve demokrasi adı altında onlara geri satmak!!!

Hatırlatmak istediğim; farklı saflarda değiliz. Hayvan özgürse insanda özgürdür!!

Şükran Gününüz kutlu olsun!

Henüz Yorum Yapılmamış

    Yorumunuzu Yazın